Get Adobe Flash player

KAPADOKYA HİKÂYELERİ

NEVŞEHİR ÜNİVERSİTESİ ULUSLAR ARASI SEMPOZYUMU 16-19 KASIM 2011

Bildiri konusu: KAPADOKYA HİKÂYELERİ
Sunan: Niyazi YAŞAR/ KAR Edebiyat Dergisi-Genel Yay. Yönetmeni  

H. İbrahim Tokmak, Kapadokyalı bir rehber; Anadolu'ya, özellikle de Kapadokya'ya tutkun çağdaş bir derviş. Tarihe olan özel ilgisini, çocukluğunda başlayan yurt ve doğa mayasıyla beslemiş.
Fransız Arkeolog Michel Coindoz ve Prof.Madame  Thierry gibi bilim insanlarına bölgede kılavuzluk ederken, süreç içerisinde " Çeç Hikayeleri"ni yoğurmuş:
" Bu hikâyeleri, büyüklerimizden daha önce de duymuştuk.  Aile boyu büyük yorgan ( tatlık) altında ayaklarımızı ısıttığımız uzun kış gecelerinde, dev masalları dinlerdik. Korku ve ilgi bir arada giderdi.
Çeç Höyük, hep gözümün önünde hep hayalimde oldu, beni eski masalların rüzgârına çekerdi.
Gel zaman git zaman küçük iş yerimde müşteri beklerken, Fransız Arkeolog Madame  Thierry ve kocası çıkageldiler. Bana Çeç'i sordular. Yarım yamalak Fransızcamla yerini anlatmaya çalıştım. Baktım olmayacak, yanlarına düşüp bizim bağ yolundan Çeç Tepe'ye götürdüm onları.
Zorlu bir tırmanıştan sonra, Masa Dağ'ın düzlüğüne ulaştık. Çeç Höyük'ün sırtına kadar varan 3-4 metre genişliğinde kalın taş merdiven basamakları vardı. Sol kenar bir buçuk metre kadar yükseklikte kalın bir taş duvarla sınırlandırılmıştı. Tol üzerinde, belli aralıklarla üç köşe şapkalı babalar vardı. 120 cm olduğunu tahmin ettiğim  geniş merdivenlerde 10- 15 basamak yürüdükten sonra, 30 metrelik bir sahanlığa ulaştık. Çeç'in tepesine giden daha küçük taşlardan yapılmış keçi yolunu andıran taştan bir merdiven yükseliyordu. Yürüyerek zirveye çıkmıştık. Çeç'in tepesi, iki hörgüçlü deveye benziyordu.
Ne kadar da yükseğe çıkmıştık. Kızılırmak, ta aşağıda gümüş gibi parlıyordu. Bizim Damlamaç Vadisi yemyeşildi. Balkayası, kınalı yeleli bir aslan gibi oturmuş, bizi seyrediyordu.
Bir uzun şerit metreyle yukarıdan aşağıya Çeç'in yüksekliğini ölçtük. Konuşulanlardan anladığım, bu tepe özenle yapılmış bir anıt mezardı. Bir prense ya da krala ait olabilirdi.
Avustralyalı Mimar Andrew Rogers'in Karadağ mevkiinde büyük para ve emek harcayarak tepeler üzerine yaptığı onlarca eser, Çeç Tepe'nin tanıtım ve ulaşımına büyük katkı sağlayacaktır." S: 8- 9

Kapadokya Hikâyeleri’nde, İbrahim Tokmak'ın öncelikli amacı, tarihe gönderme yaparak Kapadokya'nın üstünlüğünü ve farklılığını ortaya koymaktır.
" Kapadokya Hikâyeleri", katkı sunanlara yönelik " İyi ki Vardınız" teşekkürüyle başlıyor.
" Önsöz"de, kaynaklarından, çocukluğunun yansımalarından, niyetinden ve hedeflerinden söz ediyor İbrahim Tokmak.
Öyküler; " Çeç Hikâyeleri- 1, Böbrekleri Ağrıyan Adam"," Nefes Darlığı Çeken Adam", " Prens ve Kumruses" sırasını izler.
" Çeç Hikâyeleri- 1, Böbrekleri Ağrayan Adam", geçişlerle iç içe işlenmiş öyküler. Sanırım yazar, bilinçaltında halktan kopuk yönetimleri eleştirmek istemiştir. Saray erkânının günlük yaşamıyla böbrek ağrıları çeken çobanın yaşamı bir arada. Ne var ki, tarihimizdeki bilge, barışçı, halkçı hükümdar tiplemesi de ihmal edilmemiştir. Kral avdadır, erkânına sorar ve yanıtlar: Akıl her zaman rehberimiz olmalıdır.” S: 17“
Bakınız, yaşamla ölüm arasındaki sınır ne kadar da yakın. Keklik için yaşam ve özgürlük, şahinin keskin pençeleri arasında ne de çabuk bitiverdi. Şahin avını avladı. Biz bu olaya hangi noktadan bakmalıyız? Kekliğin yaşamının son bulması açısından mı, bizim iyi bir av yaptığımız yönünde mi? Bu konuda görüşler değişebilir, fakat gerçek, gerçektir. Olayın biraz derinine inersek, savaşı kaybedenle kazananın durumunda hiçbir fark yoktur.
Yazar burada günümüzle bağlantı kurarak, Kral’a şunları söyletir: “ Biz, büyük bir kavşak üzerinde olan ülkemizi çok iyi savunmak durumundayız.  Hep ilerlemeliyiz. Milletimizle birlikte olmalıyız. Barışı, adaleti ve eşitliği sağlamalıyız. Kültürümüzle öğünmeliyiz. Uygarlıkta en önde olmalıyız. Sözlerimden gereken dersler çıkarılsın.” S: 17
Bu öykülerde Kapadokya'nın daha da geçmişine vurgular var: " 21 Mart'ta Kral ve Başrahibe Tanrıları temsilen evleniyorlardı. Bu büyük tören, Sümer Çoban Tanrısı Dimuzi ile Aşk Tanrıçası İnnanna arasındaki kutsal evliliği temsilen her yıl yapılan bir şenlikti.” s: 13
“ Kral Tanrı, Avanos’un batısında, yöreye hakim görüşteki Masa Dağ’ı çok severdi. Kutsal evlilik törenleriyle önemli şenlik ve kutlamalar hep orada yapılırdı.” S: 15
“ Nefes Darlığı Çeken Adam” öyküsünde ise sanatı ve sanatçıyı baş tacı eden Kral’ın gezisi ve Kral’ın emekli hekimbaşısının yardımcı olarak Balkayası’nın balıyla sağlığına kavuşturduğu çanak ustası anlatılmaktadır.
“ Kral çok heyecanlıydı. Masa Dağ’a gidip heykelleri yerinde görmek istiyordu. ‘ Tanrılarım için, halkım için, gelecek konuklarım için bu eserler çok anlamlı olacaktır. Heykeller krallığımızın bir tanığı olarak, yüzyıllarca bu tepede kalacaktır. Dünya fani, lakin eserler ölümsüzdür.’ S: 27- 28
‘ Kralı yücelten, yaptığı işler ve sanattır. Sanat eseri bırakmayan Kral, güve yeniği olan tahtaya benzer. Bu tahta yansa, közü bile olmaz’ dedi.” S: 32
Gelelim “ Prens ve Kumruses” öyküsüne:
Kalevadileri’ne geziye çıkan Prens’in omzuna bir kumru konar. Kaynaktan su içen kumru, masal güzeli bir kıza dönüşür. Kumruses denilen bu güzelle Prens arasında başlayan aşk, “aşk ve evlilik sınavı”ndan sonra görkemli bir evliliğe varır. Ne var ki, bu masalsı evlilik uzun sürmez, çünkü saldırıya uğrayan Kapadokya, savaşmak zorunda kalır ve kazanan taraf olmuşken, ne yazık ki Prens’ini savaşta kaybeder.
Kumruses bu acıya dayanamadı, “ Yedi gün boyunca acı ve hüzünle kıvranan Kumruses, bahçeye çıktı. Temiz havayla başı dönmeye başladı. Gökyüzü yine kalın bir tabakayla kaplanmıştı. Yüreği acıyla yanıyordu. Dili damağı kurumuştu. Gücü yoktu. Kaynak suyunun duvarına oturdu. Su şırıltısını duyar gibi oldu. Gökte kendi yansımasını gördü, tanıyamadı. Sudan bir yudum içti. Yeniden kumru olup uçtu.” S: 86
Anadolu halk masallarının bir finali. Bir farkla: “ Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevete” değil.
Yazar Tokmak, burada tarih, efsane, masal süreğinde masal birleşimine giderken gerçekliği gözetmiş sanırım. Ortada bir savaş varsa, ille ki yıkım ve acı olacaktır. Ayrıca da olay ve kurgu açısından gerilimi yükseltmiştir.
Bu öyküde ayrıca yurt sevgisinin ve  savunmasının yüceliği, Türk savaş geleneği ve taktikleri hem tablo gibi hem de ironik düzeyde işlenmiştir.
“ Memleket savunmasının kutsallığı, herkes tarafından bir kez daha anlaşılmıştı.” S: 85 vurgusuyla günümüze de bir gönderme yapılmıştır.
“ Nefes Darlığı Çeken Adam” öyküsünde: Sağlığına kavuşmak umuduyla Balkayası serüvenine çıkan çanak ustası, “Ey güneş, yüce güneş, kolaylat yolumu güneş” s: 45
“ Ey güneş
Yüzüme bak güneş
Göğsüme nefes
Dizlerime güç isterim güneş” s: 49
yakarışında bir “ şaman”dır, Gök Tengri’den yardım dilemekte, O’nun koruyuculuğuna sığınmaktadır.
Yine gecenin karanlığında, Balkayası’nda bir mağaraya düşen çanak ustası, su damlalarıyla kendine geldiğinde,
“ Gün ola aydınlana
Zalim yokuş düz ola
Göğsüme nefes, dizlerime güç dola”
diye yakardığı söylem; Yunus , Hacı Bektaş, Balım Sultan… yani Anadolu Alevi- Bektaşi süreğini ifade eder.
“ Kara yılan gitse n’olur
Benim cefam bitse n’olur” s: 50
Bu söylem, Dede Korkut, Karac’oğlan, sagu/ destan esintisi değil mi?
Çanak ustasının Balkayası’nda  tüttürdüğü türkü:
“ Bugün ben de yaşarım
Bir genç gibi koşarım
Olanlara şaşarım” s: 50
mani ve taşlama türlerini çağrıştırmıyor mu?
Sonuç olarak; “ Kapadokya Hikâyeleri” Anadolu’nun, özellikle de Kapadokya’nın tarihinden ve kültüründen beslenen İbrahim Tokmak’ın hayat hikâyesi, doğayı ve hayatı yorumlama biçimidir
Bunu yaparken, dilini ve kendine özgü söylemi de kurmuştur.
Birkaç örnek:
“ Badem ağaçları yamaçları pembeye boyamışlardı. Her renkte çiçek açan nevruzlar, kendilerini gösterebilmek için yarışıyorlardı. Geleniler, tarla kenarlarından çalışmaya giden insanları el göğüste selamlıyor, sonra da çocuksu bir utangaçlıkla kaçıp yuvalarına gizleniyorlardı. İbibikler daha yeni ötmeye başlamışlardı. Siyah ve portakal renklerinden oluşan baharın müjdecisi bu  zarafet sembolü kuşlar, her ötüşünde insanın kalbini hoplatıyordu.” S: 14
“ Kızılırmak, yatağında sere serpe yatan bir melek gibiydi. Üstlerinden geçen kınalı keklik kümesi sessizliği bozarken, kralın güneşe doğru gri zeytin gözlerinin parlamasıyla, ayakta duran ya da oturan herkes kendine bir çekidüzen verdi.”  S: 16
“ Güneş Hırka Dağı’na çarpacakmış gibi duruyordu. Ortalık gri, mavi, kızıl renklere boyanmaya başlamıştı. Güneş, Erciyes’e benzeyen bir volkan gibi duran Hırka Dağı’nın arkasına geçmişti. Güneşin batışı hızlanıyor, bütün doğa kırmızı güllerden oluşan bir tabloya dönüşüyordu.
Erciyes’in zirvesi, gümüş gibi parlıyordu. Beyaz bulutlar, Krala rengârenk çiçekler sunan çocuklar gibiydi.” S: 19
“ İki kişi, devlet yürüyüşüyle bize doğru geliyordu.” S: 7
Uzun süre sözde dolaşan bu öyküler, nihayet yazıya dökülmüş, okurlarına ulaşmıştır. Devamı da gelecektir.